Shopping Cart
Your Cart is Empty
Quantity:
Subtotal
Taxes
Shipping
Total
There was an error with PayPalClick here to try again
CelebrateThank you for your business!You should be receiving an order confirmation from Paypal shortly.Exit Shopping Cart

Istanbul



ben yazdım oldu!













Hayat, çoluk - çocuk, iliskiler ve genel olarak durumlar


Blog

view:  full / summary

KRİZ VAR...KRİZ VAR...BUNALIM VAAAARRRRRRR....

Posted on February 28, 2016 at 1:25 PM Comments comments (48)
ORTA YAŞ UYANIŞI

Bulunduğun yaştan, bilinçli olarak geçirdiğin yaşlar kadar daha yaşayamayacağını anladığın zaman orta yaşındasındır...
O zamana kadar herşey operasyoneldir. Büyük oranda. 
Hep dışında düşünür insan.
Ailesini mutlu etmek
Öğretmenini,
Arkadaşlarını,
Sevgilisini,
Kocasını,
Çocuğunu...
Sonra bir gün aniden, belki traş olurken, belki trafikte beklerken, belki de saçma bir dizinin reklam arasında o kaçamadığın soru ansızın gelip seni bulur:
"Ben kimim?"

Bu noktada uyanış başlar.
Ben neyim
Ben kimim
Ben neyi arzularım
Ben nasıl mutlu olurum...

Bu soruları kendimize önce sessiz ve ürkekçe,
Arkasından bayağı sesli sesli sorduğumuzda hayatımızın artık eskisi gibi olamayacağını anlarız. Bu uyanış, eğer var olan koşulları değiştiremezsek bir krize döner.

Buna "Orta Yaş Krizi" ya da Münir Nurettin Selçuk'un dili ile "Dönülmez Akşamın Ufku" denir.

Sözleri bir kere daha hatırlatmak isterim:
Ah, dönülmez akşamın ufkundayız 
Vakit çok geç 
Bu son fasıldır ey ömrüm 
Nasıl geçersen geç 

Arkadaşlar, işte bu nasıl geçersen geç kısmı, bu işi bir uyanış bir yok oluş ya da büyük bir saçmalayışa götüren başlangıç cümlesidir...

Herkesin kendi hayatlarına intim bir bakış açısı sunmamızı sağlayan, facebook, instagram ya da benim yazdığım gibi blog gibi mecralar sayesinde, bir sosyal davranış biçimi olarak "kendimizi topluma açma" eğilimimizden yola çıkarak şunları gözlemliyorum:

1. Gençlik Ateşi: Hayatının ilk 30 yılını iyi öğrenci ve evlat, geri kalan 10 yılını işi eş ve baba olarak geçirmiş olanların bir anda bütün bu yılların acısını çıkarır gibi ana babalarının en kızacağı şeyleri yapma eğilimleri...Örnek; motosiklet almalar, extreme sporlar vs. Bu işlerin çoğu erken gelen kalp spazmları ya da boyun travmaları ile sonuçlanıyor ne yazık ki...

2. Sport Billy: Yine hayatının ilk 40 yılını önce çalışma, sonra çalışma hayatı masasında sedanter bir biçimde geçirip sonra ani bir atakla, maraton, ultra maraton, Iron Man gibi tiridi çıkana ya da sporun boku çıkarana kadar zorlayan, bu zorlayıştan sonra beynine kan gitmeyip, eskiden normal insan gibi sohbet edebildiğin insanın konuştuğu konunun sadece; koşu ayakkabısı, power bar, yeni maraton, sabah antremanı, koştuğu rakam, yaktığı kalori olması.

3. Sosyal Medya Kelebeği: Yediği, içtiği, konuştuğu, dinlediği, gezdiği, gördüğü, düşündüğü, okuduğu herşeyi "bir ben var benden dışarıda" şeklinde sosyal medyaya bazen çeşitli aforizmaları ile dökme eğilimi...Bu eğilim zaman içinde kendi gibi bir çok kelebeği seçip, buralardan birlikte uçuşlara geçilip, "geldik 40'ımıza bi 40 daha yaşayacak mıyız!" diyip, bu sakin, orta kiloda, orta boyda, orta direk sosyal içerikli mesaj atan dostunuzun bir zaman sonra tek derdinin skor tutmak olduğu bir Süha Özgermi, bir Seda Sayan'a dönüşmesidir. Bu işin sonu Ukrayna, Belarus vs seyahatlerine kadar gidip, sonrasında da 50 yaşındayken 25 yaşında yabancı bir eş ve iki yaşında sarışın bir çocuk ile "ulen tam da çocukları büyütmüştük noolldu!" adlı uyanışla bitebiliyor...Kadınlar için bu sadece belki biraz abartılmış estetik müdahaleler ile kalıyor, bir zaman sonra bütün 50 yaşındaki kadınlar diş, dudak, elmacık kemiği, kaşlar falan derken aynı görünmeye başlıyor.

4. Enerji Topu: Maneviyat olarak bildiği, 3 Kuluvallah bir Elham olan, vakti ile mevlid dinleyip, Ramazan'da da bir iki oruç tutmuşluğu olan bu sıradan, sıcak kanlı insan, orta yaş bunalımı ile birlikte bir enerji santraline dönüşür...Reiki, melek enerjisi, şamanistik ortam Allah ne verdiyse kopup bir zaman sonra geceleri ışık saçmaya başlar. Aslında bu çok rahatsız edici olmasa da çok ileri bir boyutta etten kemikten sıyrılıp sadece dalga boyunda var olan bir şeye dönüşebilir. 

5. Girişimci Ruh: Vakti zamanında en iyi hocalardan ders almış, en iyi okullarda okumuş, en iyi şirketlerde çalışmış olan bu değerli insan, bu sorgulamalara girince tabi ki eski kurumsal hayatında bir huzursuzlanıp, kabına sığamaz ve ülkenin zaten hiç eksilmeyen krizlerinden birine gelip, az biraz tazminat ile işinden ayrılınca efenim boncuk dizme, pilates hocalığı, sabun yapma, olmadı bir yemek / güzellik blogu, bir fotoğraf kursu ile ikinci baharına hızlı bir geçiş yapar...Erkeklerde koçluk olarak tezahür eden bu durum, kadının sosyal ve ekonomik durumuna göre yoga hocalığından, bez bebek yapımına kadar gidebiliyor...

Bütün bu ve bunun gibi kopuşları sırası, hatta bazen üçü falan bir arada yapmış, denemiş olan ben, henüz bu uyanışın hangi noktasındayım bilmiyorum. Ama bu uyanır uyanmaz yanınızda bulduğunuz kişinin "asıl ben" olduğunu biliyorum.

Hala bir çok bocalama, saçmalama ve deneme yaptığım oluyor. Ama ailenin bile ancak belli kurallar ve yerine getirilmiş görevler ile şartlı beğeni ve onay sunduğu bu insana sonsuz kabulleniş sunuyor olmak müthiş bir rahatlık. 

Bu rahatlık, bir iç huzuru ve bir dinginlik getiriyor ki, krizin hangi safhasında olursanız olun, aynı durumları 20'lerinde yaşayan biri gibi olmuyorsunuz. Dolayısı ile tadını çıkarın.

Toplum baskısını takmayacak, ana baba kodlamasından bir nebze sıyrılmış ve bi 40 bilinçli, sağlıklı ve sıkıntısız yılımız daha olmadığını görünce baharda ortaya salınmış kuzucuklar gibi olup sağa sola tepik atarak sekebiliriz. Olsun!
Bunu bir kriz değil aslında ikinci bir şans olarak görmek lazım.
Ve yukarıda yazdığım her safhadan geçmek makbul, hatta belki elzem...

Bütün bu safhalardan sonra "özüne" ulaşmak eğlenceli bir yoluculuktan sonra eve gelmek gibi oluyor. Bir kere de evdeyseniz, artık kendi müziğinizi koyup, bir şişe iyi şarap açıp, sadece iyi dostlarınızı ağırlamak istiyorsunuz.

AMA

Geldiğiniz ev dağınık, kaynakları tükenmiş, pis ve rahatsız ise, işte o zaman da Timur Selçuk'un dediği gibi: "Kriz var! Kriz var! BUNALIMMM VARRRR!"
 





DENTOKRONOLOJİ

Posted on February 23, 2016 at 4:02 AM Comments comments (16)
Ağaçlar yoğun bir mevsim geçirdiklerinde bu onlarda yeni bir kabuk oluştururmuş. 
Hani ağacı kestiğinizde gördüğünüz halkalar var ya. Onlardan yani.
Oradaki her halkaya bakarak, bereketli bir mevsim mi yaşadı, yoksa berbat bir kış mı geçirdi hemen anlaşılırmış.

Ağaçların halkalarına bakarak ağacın yaşını ve yaşamını okuma biliminin adı Dentokronoloji.

Eğer bir ağaç olsaydım, büyük ihtimal şimdiye kadar ağaç bilimciler, kesilmem ve hayatımın geri kalanına bir odun olarak devam etmemi söylerlerdi. Çünkü normal şartlarda kurumuş olurdum.

Bir ağacı toprağa tutturan şey aslında geçirdiği sert kışlardır. (ben demiyorum alimler diyor)
Sulak ve ılıman bir iklimde her ağaç bir şekilde serpiliyor ve gelişiyor, ama sert bir iklime denk geldiğinde ya kuruyor, ya da "çatırt!" diye ortasından yarılıyor, dalları kopuyor, ağaç bir daha iflah olmuyor.

İnsan olarak doğanın bir parçası olduğumuzu çoğu zaman idrak edemiyoruz. Ağaç kadar, yengeç kadar, biz de aynı ananın çocuklarıyız. Toprak anamız da bizi türlü çeşitli haller ile büyütüyor ve olgunlaştırıyor. Doğaya uyum sağlayan ayakta kalıyor, tıpkı kökleri suyu bulmak için yüzlerce metre derine inen dimdik bir ağaç, ya da kabuğunda sıkışıp kalmaktansa bir süre kırılgan ve savunmasız kalıp yeni,büyük ve güçlü kabuğunu yaratan yengeç gibi.

Sert mevsimler, kuraklık, yokluk, sizinle beslenen yırtıcılar, korumanız gereken yavrular, av sezonu...
Biraz daha hayatta kalmak için direndiğimiz dayandığımız durumlar. 
Peki ne için?
Nedir bu hayatta kalma tutkusu?

Herkes için eminim farklı bir anlamı var. Benim için anlamı şu; hayatta kaldığınız zaman, sizi hayata küstüren her ne ise üstesinden gelmişinizdir, bunun getirdiği başarı duygusu, zafer ve mevcut durumda hayatın yaşanabilir, hatta hala zevk alınabilir olduğunu görmek. İnsana yaşama sevinci veren şey, "hayatta kalabilmiş olma"nın ta kendisi!

Çocukların kendilerini korumaları için hazırladığım bir çalışmada korkunun tanımı şuydu: 
-Korku ne yapacağını bilememektir.

O soğuk kış, o vahşi hayvan, kuraklık ile baş edip hayatta kaldıysanız, artık korkmazsınız. 
Ve yaşam cesaretle atıldığınızda gerçekten size kendini gösterir...

Bu kış bende sıkı bir halka bıraktı. Hatta diyebilirim ki son bir kaç mevsim.
Hala korkularım var, ama galiba beslenmek için azim ile uzattığım köklerim siz bu satırları okurken oralarda biryerlere uzanmış olabilir.

Günün sonunda hayat tatlı. Lütfen başınıza ne gelirse gelsin, kurumayın ve o sıkı halkayı gururla ruhunuzda taşıyın.

KAYIP HALKA

Posted on September 13, 2015 at 7:08 AM Comments comments (30)
KAYIP HALKA…FABRİKADAN HALKA HEPSİ İYİ MARKA…ŞOK!
 
Dün HaberTürk’de bir makale vardı:
Homo Naledi, yani insanlığın evrimindeki kayıp halka ile ilgili…
Bunlar 150 boylarında yassı kafalı arkadaşlar, hala evrimleşmemiş, insan ile primat arasında davranışlar gösteren bir türmüş…İnsanlığın atası olduğu varsayılıyor. Kafatasları bulunmuş.
 
Öncelikle ben bir kayıp halka olduğuna inanmıyorum.
O kayıp dediklerinizi ben bütün yaz her pazar Büyükada plajında, sokağa çıktığım her zaman sokaklarda görüyorum.

Homo mu bilemem ama kesinlikle Naled’ler.
 
Kafalarında bir elektrik bulutu ile gezen, her adımlarını ayakkabılarının altında 30kg yük taşıyormuşçasına zorlanarak atan, minik çipil gözlerini kısarak nefretle dağı taşı, kediyi köpeği, erkeği kadını, çoluğu çocuğu süzen…Bulunduğu her yeri o gelmeden öncekinden daha kötü koşulda bırakan -bu lahmacun yediği masa ya da eşelendiği plaj, girdiği tuvalet ile oturduğu koltuk herhangi bir şey olabilir- 
Mevcudiyet gösterdiği her alanı pisletmek, zarar vermek, kazımak, kesmek, bozmak sureti ile mutlaka kayıp bir halka olmadığı, bizzat aramızda yaşadığını ruhumuza kazıyıp gözümüze sokmak isteği ile yaşayan bir tür.

Temel güdüsü önce karnını doyurmak ki; bir dilim ekmek yerken bile sanki az önce dereden su içen bir ceylanı parçalıyormuş hissi veren, çay içmesi bile vahşi olan bu tür, ne yazık ki yüksek bir üreme güdüsü ile, yine kayıp bir halka olmadığını, aramızda yaşadığını ve türünü devam ettirmek için nefes alan her şey ile çiftleşeceğini bize anlatıyor.

Bu arada sevgili Prof.Dr.lar açıklama yapmışlar, bunlar dini olarak da kabul edilebilirlermiş. Nefis. Zaten benim bu konuda hiçbir şüphem olmamıştı.

Aslında bu Homo Naledi vak’ası benim bir çok konudaki şüphelerimi de temizlemiş oldu. Yani artık bir çok konuyu ve kararı sorgulamama gerek kalmadı.
Sadece tek bir soru var; evrimleşmiş efendi efendi yaşayan, kimseye bir zararı dokunmayan, hatta tanımasa da insanların, gitmese de çoğrafi olarak dünyanın iyi olmasını isteyen, temiz kokan, ahlaklı, çalışkan evrimleşmiş türlere ne olacak?

Herhalde bizim kafatasımızı da bundan 3 milyon yıl sonra bir yerlerde bulurlar, ama türlerini deli gibi çoğaltan Naled'lerin hüküm sürdüğü bu yeni dünyada, zaten onlar bulurlarsa hırslarını alamayıp bir de taşla ezerler. Bu da dinen zaten makbul bir davranış olur.

EN AZ DÖRT ERKEK!

Posted on April 30, 2014 at 1:32 PM Comments comments (10)
Ben bu harem meselesini anlamıyorum gerçekten.
Erkekler hem bizi karmaşık buluyorlar, hem de 4 kadın istiyorlar ya...
Halbuki erkekler düz varlıklar. Onların işi kolay.
Asıl bize lazım 4- yazı ile dört - kişi...
Biri varlıklı biri olacak, şöyle emekli milletvekili, ya da general paşa maşa olacak.
O evde oturacak, balkondaki çiçekleri sulayacak, çocuklar eve gelince kapıyı açacak. 
Apartman toplantısı, bilimum tamirat, tadilat ona ait olacak.
O yaşlılığında yanında biri var diye mutlu olacak ben de evde düzenli geliri olan ve hafiften de gözü toprağa bakan bir amca var diye sevineceğim. Amca'nın saçını okşarım, yanağından makas alırım, zaten fazlası ona da bana da zarar!
Sonra bir tane genç concon olmalı, şöyle neşeli, gezilecek mekanları bilen, enerjisi yüksek, eğlenceli. Haftasonlarım bu arkadaş ile geçecek. Bu arkadaş işi bilecek!
Tabi kadın ruhunu de besleyecek biri olmak zorunda, benim kitap, sinema, tarih falan konuşacağım, konserlere gideceğim, şaraptan anlayan biri de olmalı. Gerekirse bizim emekli paşa ile de birlikte takılırız, paşanın da gönlü olsun, kendini dışlanmış hissetmesin. Ama bu kişi ile de romantik manzaradaki pikniklerde chianti yudumlayıp, melba tost üzeri kaz çiğeri ezmesi yerken, arkada Chopin çalacak ve o da bana Rimbaut'dan şiirler akuyacak. Bir gönül adamı, bir aşk adamı olacak hayatımda!
Bi tane de gay dostum olmalı, kol kırılmalı yen içinde kalmalı...Şimdi ben Paşa'yı, ConCon'u Gönül Adam'ını kiminle çekiştirebilirim ki? Ya alışverişi tek başıma mı yapacağım, acımazısca bana doğruyu söyleyebilecek ve benim asla alınmayacağım kim var? Kiminle ben romatik komedileri seyredip, durduk yerde kafayı bulup yerlerde yuvarlanarak güleceğim?

Paşa'dan hepimizi geçindirmesini bekleyemeyiz tabi ki, sonuçta herkesin çorbada tuzu olmalı...
Bu zamanda tek gelir ile geçinebilen ev yok ki! 
Herkes azıcık eklesin, gül gibi geçinip gideriz valla...
Çocuk olsa da böyle bir ortamda büyüse kötü mü?
Onunla da ilgilenen bir sürü kişi olacak. 

İş bölümü dersen vaaarrrr...Eğlence var. Dostluk var, eee seks var.
Ayrıca dört erkeğin hiçbirinin kapışacağını düşünmediğim gibi, biz kadınlar iyi idareci olduğumuz için herkes gül gibi geçinip gider.
Ben dışarıdayken de okey oynarlar.
Daha ne?!

BİR TOPRAK KURDU OLARAK HAYAT

Posted on July 11, 2013 at 7:47 AM Comments comments (14)
Bir eş bulmak gerçekten zorlayıcı bir süreç. Hele ki bir kadın için biyolojik saat, saatli bombaya dönüştüğü zaman bu daha da vahşi bir mücadele halini alıyor. Hayat bir insan olarak zaten zor...ama bir dişi için daha bi zor.
Halbuki toprak kurdu olsak böyle mi olur du?
Toprak kurdu kendi kendine takılıyor. Kendi kendini döllüyor.
Gözü yok, dolayısı ile neye benzediğini bilmiyor, kulağı yok, birisi "şişko" dese duymaz, kol yok bacak yok, dolayısı ile manikür - pedikür, ağda gibi problemleri olmadığı gibi ayakkabı, küpe, yüzük gibi harcamaları yok. Saç yok. 
Ne var?
Dil.
Bizde ne var dil...Hem de pabuç kadar.
Tabi sonuçta söylenecek ve şikayet edecek kimse olmayınca dili etrafdaki herşeyi kolay algılamak için kullanıyorlar. Herşeyi yalayarak algıyorlar.
Bana uyar!

Zaten ben ilk tanışmada köpekler gibi birbirimizin dötünü koklayarak işe girişmemiz gerektiğini düşünen bir insanım. Yani birinin dötünü kokladığınız nokta, iletişimin en dip noktası olduğuna göre bundan sonra ego mego kalmadan en çıplak haliniz ile o insanla hayatınıza devam edebilirsiniz diye düşünüyorum.

Köpek konusu araya girdi ama, insan olarak yaşamın çok ağır olduğuna inanıyorum. Hayatta kalmak için bu kadar çabalayan, sürekli kendi cinsi ile kavga halinde olan, erkeği için başka kadınların gözünü oyan, çocuklarına bu kadar uzun süre bakan ve bu zor koşullarda da bu kadar uzun yaşayan bir başka tür var mı? Yok.

Yani en uzun yaşayan kaplumbağa, evi var. Kira, ev taşıma, aidat gak-guk yok, yemek de seçmiyor, köşede otursa kalsa kimse dokunmaz, tabi ki 100 yıl yaşar.
En zorlu hayat süren Lemingler - en azından hepsi toplu zorlu hayat sürüyor, yani kimi karadan ölümüne göç ederken, bir kısmı first class uçmuyor.-
En fazla çalışanı arı - iş saatleri bizden az, ve kraliçe arı dışında sosyal adaleti olan bir yapıdalar ve ofis içinde çalışmıyorlar, trafik problemi yok.

Dolayısı ile bazen bir toprak kurdu olmak bile bir fırsat olarak görülebilir. Kendine yeten kadın örneği mi istiyorsunuz işte, kariyer de yapıyor -bir kurt olarak- çocukta. Ve çok da dilli bir hatun kendisi.

ALTIN MAKAS PAVYON ve GECE KLUBÜ

Posted on June 27, 2013 at 9:34 AM Comments comments (25)
Ay çok üzüldüm, yazdım zannettiğim bir yazım vardı, yazmışım post etmemişim.
Tabi iki arada bir derede herşeye maydanoz olucam, blog da yazıcam dersen olacağı bu...

Halbuki her zaman yaşadığım aydınlanma anlarından birini yaşamıştım ve paylaşmanın gururu ile ortada dolaşıyordum.

Konu şu ki;
Geçenlerde izlediğim bir dizideki pavyon sahnesine takıldım.
Adam sinirleniyor, kendini kötü hisediyor, başarısız, çirkin, terk edilmiş, yetersiz...
Her ne sebepse, atıyor kendini pavyona.

Hemen güler yüzlü bir kızcağız yanaşıyor, onu dinliyor, iltifatlar ediyor, bu arada pahalı bir şişe şampanya açılıyor...
Adam gevşiyor, yüzüne renk geliyor, diğer kızlar da ona yanaşıyorlar, kızların sütyenlerine paralar sıkıştırıyor...neyse, kös kös pavyona gelen adamımız gayet şen şakrak oradan ayrılıyor.

Ne güzel!
İyi de neden kadınlar için böyle bir müessese yok?!
Benim eve gitmeden kendimi iyi hissetmem için neden bir yer yok...
...derkeeeeeeennnnn aydınlandım!

Var!
İsmail!
Kuaförüm!

Aynı şey.
İçeri giriyorum, Ulubatlı Hasan gibi, sırtımda bir sürü ok...üzülmüşüm, kırılmışım, yıpranmışım...
İsmail beni kapılarda karşılıyor, hemen kahvem tam da istediğim gibi önüme geliyor.
Saçlar bir güzel yıkanıyor, Servet başıma muhteşem bir masaj yapıyor...
Muhammed bana bir iltifat bir iltifat.
Saçlarım kesiliyor, bu sırada pahalı bir şişe Kerastas açıyoruz, yaz/kış/klimalı olrtam/klorlu su şerefine onu lökür lökür kullanıyoruz...
Beni bambaşka bir insan yapıyorlar.
Tabi günün sonunda kimse kucağıma otumuyor ve ben de sütyen ya da dona değil ama cebe para sıkıştırıyorum. Kötü olanı akşam 8'e kadar açıklar. 

Yaaaa...
Benim pavyonum İsmail.
Konsomatrisim Muhammed...

Allah razı olsun.
Ben eve geliyorum bi milyon.
Hatice de yakalayıp 2 far bir allık sürüyor.

Kuaförlük yüce bir uğraş!
(bu durumda ben de hovardanın tekiyim!)




KIŞ UYKUSU

Posted on December 11, 2012 at 9:23 AM Comments comments (39)
Yine geldi çattı koyu renkli kış günleri
Sabahları öyle zor ki kendimi kaldırıp hiç de umut vermeyen bir güne başlamak.
Işıksız ve donuk...
Karanlık ve soğuk...

Bu kış aylarında ben de insanların kış uykusuna yatmaları gerektiğine inanıyorum.
Hiç bizim kadar fazla çalışan canlı var mı?
Ben de kışları elimde kitabım, yanımda çayım bir yere kıvrılıp güzel bir müzik eşliğinde kış dinlencemi yapmak istiyorum. Biz ki harala gürele sürekli çalışıyoruz, ve hiç durup dinlenmiyoruz...Tatillerde bile hele ki bir tatil klübüne gitmişseniz sürekli aktivite, animasyon vs.vs. Ne zaman düşünüyoruz?

Ne zaman hayatımızı sorguluyoruz?
Ne zaman vicdanımızı yokluyoruz?
Ne zaman fikir üretiyoruz?

Zaman denilen o zenginliğin ne kadarını kendi insanlığımızın şerefine kullanabiliyoruz.

Belki hiç. Çünkü hala düşünmek bir eylem değil.
Arkadaşlarınızla buluşmak için bir yere ilk giden sizseniz, bunun ne kadarını kendi kendinizle geçiriyorsunuz?
Yoksa hemen telefonuna sarılanlardan mısınız?

Evde oturup, sadece düşündüğünüz oluyor mu?
Kendinizi dinlediğiniz?

Lütfen radyoyu, televizyonu, cep telefonunuzu kapatın.
Sadece ruhunuzu ve zihninizi açın.

Kış uykusuna yatın, 5 dakika...
Ve tazelenmiş uyanın, geri kalan hayatınızın baharına!

İŞ HAYATI

Posted on October 24, 2012 at 1:57 PM Comments comments (30)
Aslında bu yazıyı sadece merakımdan yazıyorum.
Bir çok kere denediğim halde bu blog işini bir türlü dizimi kırıp da yazamadım.
Genelde insanlar ya yaşadıkları hayatı ya da arzuladıkları hayatı yazıyorlar galiba bloglarında ben yaşadığımı yazsam bile yeter, ki neyi arzuladığımı bile düşünecek halde değilim şu anda.

1990'lı yılların sonuna doğru Command and Conquer diye bir oyun çıkmıştı. Bir yerleri gidip fethedip sonra yönetiyordun. Arada bir isyan çıkınca da vergiyi arttırıyordun, halk geçim derdine düşütüğü için isyan misyan çıkmıyordu.

Bilgisayar oyunları çok seven biri olarak, hayattaki bir çok yaşadığım şeyi bu pencereden değerlendirebiliyorum. Mesela işe gidiş, artan seviyelerde çeşitli zorluk seviyeleri ile bir noktadan bir noktaya ulaşmak, eğer geç kalırsan ve patronun yakalarsa game over! İş hayatındaki çeşitli puanları biriktirip bir sonraki seviyeye upgrade olmak da var tabi.

Aslında çok ciddiye alıyoruz ya işi ona sinir oluyorum.

Hayat kurtarmadığımız sürece sadece para için çalışıyoruz.
Et'imizi tatmin etmek için.
Onu daha iyi giydirmek, onu daha iyi beslemek, onu daha iyi gezdirmek için.

Ruhu ya da zihni için birşeyler yapan hem çok az kişi var.
Hepimizin et'in esiriz. Kendimize eş seçerken de taze et, ya da etimize iyi bakacak birilerini arıyoruz.

Bu nedenle de ortalama bir hayvan karnını efendi gibi doyurmak için 20 dk harcarken bir en az 8 saat harcıyoruz.
Kendimizi bu hayata ve onun gerekliliklerine o kadar kaptırıyoruz ki, biraz isyan etsek "Kriz var! Kriz var!" diye bizi korkutuyorlar, herkes işine ve malına sarılıyor.

Zamlar, vergiler, yeni tüketim kalemleri başımızı kaldırmadan çalışmamız için bizi zorluyor.

En muhteşem okullardan binlerce dil bilerek mezun olduğumuzda bu çarka hizmet eden cilalı bir dişli olarak varlık sürdürüyoruz...

O kadar batmışız ki başka bir hayat düşünemiyoruz, çünkü zaten bir anda Tetris'den çıkıp Temple Run'a gitmek gibi bir durumda da olamayacak.

Ya mecburen oyundaki bütün seviyeler bitene, ya canımız tükenene, ya da biz oyundan sıkılıp "Game Over" olana kadar Koş Lola Koş...

yaaa aklıma bu geldi yazim bari dedim.

Rss_feed